İlaçla geçmeyen kemik ağrılarını hafife almayın

26.06.2022 23:51 Haber Deposu: DHA Uyluk ve kaval kemiğinin diz eklemini oluşturdukları bölümde görülen fena huylu bu tümörlerin çoğunlukla gelişme döneminde görüldüğüne dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Doç. Dr. Koray Başdelioğlu, bu yüzden ağrıların gelişme ağrıları ile karıştırılabildiği ve bu durumun da tanı koymada geç kalınmasına sebep olabileceğini söylemiş oldu. Başdelioğlu, “Kemiği oluşturan hücrelerde süregelen ve tıp dilinde “osteosarkom” olarak adlandırılan fena huylu kemik kanserleri çoğunlukla 10-14 yaş arası ve 65 yaş sonrası görülüyor” açıklamasında bulunmuş oldu. Oldukça agresif seyirli bir tümör olan osteosarkom için erken tanı, uygun tedavi ve tertipli takibin oldukca mühim bulunduğunu dile getiren Doç. Dr. Koray Başdelioğlu, “Herhangi bir travma olmadan gelişen, çoğu zaman aynı bölgeyi tutan, istirahat etmekle ya da ilaç içmek ile geçmeyen bu ağrılarda vakit kaybetmeden hekime başvurmak gerekir” diye konuştu.
NADİR ANCAK AGRESİF Ostesarkomun öteki tümörlere nazaran daha ender görüldüğünü hatırlatan Doç. Dr. Başdelioğlu, “Tüm kanserlerin yüzde 0.2 ila yüzde 1’ini, çocukluk çağı kanserlerinin ise yüzde 2.4’ünü oluşturuyor. Görülme sıklığı yılda milyonda 4-6 oranında gerçekleşiyor. Ender görülmesine rağmen ostesarkomun agresif seyirli ve metastaz yapma eğilimleri yüksektir. Öte taraftan yüzde 20-25 hastada radyolojik olarak ortaya konulabilen metastaz bulunuyor. En sık akciğerlere (yüzde 80) metastaz yapar. İkinci en sık metastaz yapmış olduğu yer ise başka kemik bölgeleridir” dedi.
GENETİK YATKINLIK ÖNEMLİ
Tanımlanmış genetik faktörlerin, risk faktörleri içinde yer aldığını söyleyen Doç. Dr. Koray Başdelioğlu, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Osteosarkomun oluşumundaki etkenlerinin hemen hemen net olarak bilinmemekle beraber belli başlı bazı risk faktörlerinin hastalıkla bağlantısı olduğu düşünülüyor. Retinablastom ve p53 tümör supresör genlerin osteosarkom oluşumunda etkili olduğu ortaya kondu. Ek olarak Li-Fraumeni, Rothmund Thomson, Bloom ve Werner sendromlarında osteosarkom görülme riski artmaktadır. Ek olarak bilhassa sekonder osteosarkomda olmak suretiyle Page hastalığı, kondrosarkom ve daha ilkin uygulanan radyoterapi benzer biçimde etkenler de osteosarkom gelişimine sebep olabilmektedir.”
KEMİK TÜMÖRLERİ FARK EDİLİLEBİLİR BOYUTA GELENE KADAR BELİRTİ VERMEYEBİLİYOR
Genetik faktörlerin haricinde cinsiyet, ırk ve etnik yapı farklarının da mühim risk faktörleri içinde bulunduğuna değinen Doç. Dr. Başdelioğlu, osteosarkomun erkeklerde hanımefendilere kıyasla averaj 1.5 kat daha çok görüldüğünü ek olarak siyahi/esmer ırklarda beyaz ırka nazaran daha yaygın bulunduğunu altını çizdi. Kemiklerde görülen tümörler çoğunlukla iyi huylu bulunduğunu ve emare vermediklerinden çoğunlukla başka nedenlerle çekilen röntgen, MR yada tomografi incelemelerinde tesadüfen tespit edilebildiğini ifade eden Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Doç. Dr. Koray Başdelioğlu, “Osteosarkomun tanısı hastanın klinik öyküsü, fizik muayenesi ve lüzumlu radyolojik tetkiklerin değerlendirilmesi ile konur. Radyolojik incelem olarak ilk planda röntgenler değerlendirilir. Röntgenler tanı için oldukça yararlıdır. Ek olarak tüm kemiği de içine alacak şekilde kontrastlı MR tetkiki tümörün yayılımı, çevre yumuşak doku, damar ve sinir yapıları ile ilişkilerinin değerlendirilmesi ve skip metastazların (aynı kemik içinde değişik bölgeye yayılma) olup olmadığının değerlendirilmesi açısından gereklidir. Akciğer yayılımının olup olmadığının ortaya konulması için toraks tomografisi ve tüm vücut kemik taraması yapılır” dedi.
TEDAVİDE SON YILLARDA YÜZ GÜLDÜRÜCÜ SONUÇLAR ALINABİLİYOR
Osteosarkom tedavisinde son yıllarda oldukca büyük gelişmeler kaydedildiğinin altını çizen Doç. Dr. Başdelioğlu, “Lüzumlu tetkiklerin incelenmesi ve biyopsi ile tanının kesinleştirilmesinden sonrasında tedavi ortopedik onkoloji, onkoloji, radyoloji, ışınım onkolojisi ve patoloji bölümlerinin multidisipliner çalışmayla bir araya gelmiş olduğu tümör konseylerinde değerlendirilir” diye konuştu. Tedavinin cerrahi öncesi kemoterapi, cerrahi ve cerrahi sonrası kemoterapi olmak suretiyle üç aşamalı bir yöntemle yapıldığına değinen Doç. Dr. Başdelioğlu, “Yakın geçmişe kadar tek tedavi, cerrahi yolla tümörlü uzvun alınması kısaca ampütasyondu. Sadece günümüzde cerrahi için mümkün olan her durumda uzuv koruyucu cerrahi tedavi uygulanıyor. Cerrahi öncesi kemoterapi uygulanması sonrası uzvu koruma oranları %90’ların üstündedir. Kanser daha ilkin meydana getirilen biyopsi yolu da dâhil olmak suretiyle, asla tümör dokusu görülmeden ve tümörün içine girilmeden çevresinde belli bir miktar temiz doku olacak şekilde tek parça halinde çıkarılır. Oluşan defekt ise tümör lokalizasyonu ve hastanın değerlendirilmesi neticesinde biyolojik olan ve biyolojik olmayan yöntemlerle rekonstrükte edilir. Böylelikle 5-10 senelik sağ kalım oranları cerrahi öncesi ve sonrası kombine kemoterapi alan hastalarda geçmişe oranla yüz güldürücü oranlara ulaştı” diyerek sözlerini noktaladı.

Son Dakika Haberler